Haziran 29, 2009

Uzun süredir paralı olacak denilen MSN’e artık girilemeyecek.
Web üzerinden sunulan servis (Web Messenger) son buluyor.
30 Haziran tarihinden itibaren http://webmessenger.msn.com yayın yapan Web Messenger kapatılacak.
30 Haziran’dan sonra Web Messenger kullanmak isteyenler http://people.live.com sitesine yönlendirilecek.
Haziran 24, 2009

Türk araştırmacılar, toplumda yüzde 20 oranında görülen migren hastalığına büyük oranda neden olan bir faktörü ilk kez tanımladı.
Araştırmacılar, yeryüzünde rüzgarla yer değiştiren sahra çölü tozlarının migrene neden olduğunu ve hastalığı tetiklediğini laboratuvar ortamındaki deneylerle kanıtladı.
ABD’deki Harvard Üniversitesi’nde baş ağrıları üzerine araştırmalarıyla tanınan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Nöropsikiyatri Merkez Müdürü Prof. Dr Hayrunnisa Bolay ve Hacettepe Üniversitesi Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemal Saydam’ın ortak çalışmasında, rüzgarla taşınan ve atmosferde su ve güneşle değişime uğrayan sahra çölü tozlarının migrene neden olduğunu ve bunların belli dönemlerde hastalığı tetiklediği ortaya çıktı.
Bu tozlardan verilen deney hayvanlarının beyinlerinin ağrı merkezinin aktif hale geçtiğini keşfeden araştırmacılar, bunların alerji, astım gibi hastalıkları da tetiklediğini öngörüyor.
AA muhabirine bilgi veren Prof. Dr. Bolay, bahar dönemlerinde lodosun artmasıyla birlikte baş ağrısı, yüksek tansiyon, astım ve halsizlik gibi yakınmalarda artış gözlendiğini anlattı.
Bolay, migrenin toplumda görülme sıklığının yüzde 20 oranında olduğunu, hastalığı tetikleyen nedenlerin ve mekanizmaların yalnızca bir kısmının tanımlanabildiğini, bu eksikliğin de yeni mekanizma ve ilaç arayışlarına gereksinimi arttırdığını ifade etti.
-”TOZLAR ATMOSFERDE DEĞİŞİME UĞRUYOR”-
Literatürde de ani hava değişimlerinin baş ağrılarını arttırdığına dair yayınların bulunduğunu kaydeden Prof. Dr. Bolay, Prof. Dr. Saydam’la birlikte yaklaşık 4 yıl önce başlattıkları çalışmalarda sahra tozunun arttığı dönemlerle baş ağrılarının ilişkisinin olup olmadığını araştırmaya başladıklarını dile getirdi.
Dünya ülkelerinin çeşitli çöl kaynaklarının tozlarından etkilendiğini, Türkiye’yi en çok etkileyen tozların da Afrika’daki Sahra Çölü’nden kalkan tozlar olduğunu dile getiren Bolay, şunları kaydetti:
”Bu tozlar, atmosferde bulutlarla Avrupa ve Amerika gibi başka kıtalara da hareket ediyor. Bu sırada güneş ışığının ve bulutun içindeki suyun da etkisiyle tozla birlikte virüs ve bakteri gibi mikroorganizmalar üremeye başlıyor. Ardından bunlar hızla çoğalıyor ve mikroorganizmaların yanında bazı aminoasitler ve demir gibi moleküller ortaya çıkıyor. Bu tozları Türkiye’ye taşıyan ise lodos rüzgarı.”
-TOZ VERİLEN HAYVANLARDA BAŞ AĞRISI-
Sahra çölü tozlarının ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinde artış gösterdiğini vurgulayan Bolay, çalışmayla ilgili şu bilgileri verdi:
”Laboratuvarda atmosferik hava koşullarını taklit edecek bir ortam oluşturduk. Deney hayvanlarının bir kısmına bu tozlardan verirken, bir kısmına vermeyerek testlerimize başladık. Tozları su ve güneş ışığını taklit edecek enerjiye maruz bıraktık. Bunları, yaklaşık 24 saat sonra deney hayvanlarının soludukları havanın içine katkı olarak verdik.
İki saatin ardından temiz havada bulunan hayvanlara göre bu ortamı soluyan hayvanların beyinlerindeki ağrı merkezlerinin aktive olduğunu gösterdik. Bunu beyin dokularını özel metotlarla inceleyerek gördük.”
-”TOZUN İÇİNDEKİ ORGANİZMALAR ETKİLİ”-
Sahra tozlarının ağrıyı tetiklediğini gösteren bu bulguların bir sonuç çıkarmak için yeterli olmadığını bu nedenle de ikinci aşama deney çalışmalarına başladıklarını aktaran Bolay, ”Çünkü tozun kendisi de ağrıya yol açıyor olabilirdi. İkinci deneyde de tozlara radyasyon vererek içindeki bütün canlıların ölmesini sağladık. Böylece tozun içinde virüs, bakteri gibi mikroorganizmalar kalmadı. Bunlar öldükten sonra aynı tozu tekrar aldık ve yine hayvanların soluduğu havanın içine verdik” bilgisini verdi.
Deney hayvanlarına tozu mikroorganizmalardan arındırarak verdiklerinde tozlu olmayan ortamdan farklı bir reaksiyona rastlamadıklarını bildiren Bolay, ”Bu da etkinin tozun kendisinden değil, birlikte taşıdığı mikroorganizmalardan geldiğini kanıtlıyor” dedi.
”Filtreleme” yöntemi kullanarak yaptıkları bir başka deneylerinde ise 450 nanometrenin altındaki partiküllerin migren ve baş ağrısını tetikleyebildiğine dair bazı ön bilgiler topladıklarını aktaran Bolay, ”Bu boyut ise şu an bildiğimiz bakterilere göre çok küçük bir boyut. Bu nedenle de etkinin mikroorganizmaların kendisinden değil ama onlarla birlikte taşınan bazı ürünlerden kaynaklanabileceğini ortaya koyduk” diye konuştu.
-”DÜNYADAKİ İLK ÇALIŞMA…”-
Bolay, ”Bu etkileri dünyada ilk kez biz bu çalışmayla gösteriyoruz” diyerek, çalışmanın atmosferde bugüne kadar bilinmeyen bir faktörün etkisini ortaya koyması bakımından önemli olduğunu vurguladı.
Sahra tozunun yalnızca migren ya da diğer gruptaki baş ağrılarını tetiklemediğini, aynı zamanda astım, alerji ve yüksek tansiyon gibi diğer hastalıkları da tetiklediğine dair öngörüleri bulunduğunu dile getiren Bolay, ”Bu çalışmadan çıkacak sonuçlar çok fazla. Bulunması ve araştırılması gereken cevaplar çok. Bu nedenle çalışmaya destek bekliyoruz” dedi.
Bolay, yapılacak çalışmalarla ilgili olarak vücutta hangi yollarla ağrıyı tetiklediğinin bilinmediğini, Harvard Üniversitesinde yaptığı çalışmalarda gösterdikleri nitrogliserinin etkisine benzer bir etki olabileceğini vurguladı ve bu mekanizmaların aydınlatılması ile hastaların hava durumuna göre önceden haberdar edilerek ilaç kullanabileceklerini bildirdi.
Bolay, ”Örneğin ‘iki gün sonra toz gelecek veya Mart ayı süresince toz taşınıyor o nedenle o ay için şu ilacın kullanılması gerekecek” şeklinde mevsimsel tedavilere gidilebileceğini ifade etti.
”Bu çalışma hastalıklara ve tedavi şekillerine bakışımızda yeni bir ufuk açıyor” diyen Bolay, çalışmanın uluslararası dergilerden ”Sefalalji” isimli dergide yayımlandığını ve çalışmanın sonuçlarının Dr. Hacer Doğanay tarafından tez haline getirildiğini anlattı.
-ÇÖL TOZLARININ HAREKETLERİ”-
Prof. Dr. Cemal Saydam ise çöl tozlarının dünya üzerindeki hareketleri üzerine 15 yıldır çalıştığını, 1994′de Türkiye’de ilk uydu alıcı istasyonunun kurulmasıyla bu tozların hareketinin anında görülmeye başlanmasıyla konunun üzerine daha çok gittiğini anlattı.
Sahra tozlarıyla sağlığın ilişkisini kurmasında eşinin migren ve alerji rahatsızlıklarının etkisinin olduğunu dile getiren Saydam, eşinin Mersin’de belli dönemlerde artış gösteren rahatsızlıklarının çöl tozlarının artış gösterdiği döneme denk geldiğini ifade etti.
Kurduğu internet sitesinden tozların arttığı dönemde ağrıların arttığını gösteren mailler aldığına işaret eden Saydam, daha sonra Gazi Üniversitesi ile çalışmalara başladıklarını kaydetti.
-”KUSURA BAKMAYIN AMA BİZ BULDUK”-
Çalışmanın, Türkiye’deki çeşitli çevrelerce başka bir ülkede daha önce yapılmadığından, ”bilimsel” olarak nitelendirilmediğini aktaran Saydam, ”Biz de onlara ‘Bu dünyada ilk çalışma. Kusura bakmayın ama bunu biz bulduk’ diyoruz” diye konuştu.
Saydam, sahra tozlarının yoğunluğunda Türkiye’de en fazla risk altında olan bölgenin Akdeniz olmasına rağmen, Türkiye’nin hemen hemen her noktasının lodosa maruz kaldığından risk altında olabileceğini söyledi.
Bu tozları kullanarak yağmurun da yağdırılabileceği üzerine çalışmalarının da bulunduğunu anımsatan Saydam, bu çalışmaların üzerine gidilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
Kaynak:Samanyolu Haber
Haziran 18, 2009

Kriz döneminde yüksek yakıt fiyatlarında, aracınızda ve sürüş alışkanlıklarınızda yapacağınız küçük bazı değişiklikler yüzde 10 ve 20 arasında tasarruf sağlıyor
Kriz döneminde yakıt fiyatını düşürmek için, aracınızda ve sürüş alışkanlıklarınızda bazı değişiklikler yapmak yeterli. Yapılacak birkaç basit önlemle yüzde 10, hatta yüzde 20 tasarruf sağlanabilecek.
Yapılan araştırmalarda, sürücülerin yüzde 60′ının yakıt tasarrufu konusunda hiçbir önlem almadığı ortaya konarken, araç sürüşünde yüzde 10′luk tasarrufun, global olarak yılda 100 milyar litrelik az kullanıma yol açtığı da belirlendi. Taşımacılık dergisinde, krizin etkisiyle birlikte bütçede ciddi yer almaya başlayan yakıt kullanımını en aza indirmek ve tasarruf sağlamak amacıyla bir dizi önerilere yer verildi. Haberde alınacak önlemler şöyle sıralandı:
1- Vites değişimlerini motor devrine göre yapın. Vites değiştirmek için uygun motor devir aralığı benzinli otomobillerde 3000-3500, dizel araçlarda 2000-2500′dür. Daha yüksek devirlerde vites değiştirmek yakıt tüketimini arttırır.
2- Hız düşükken vitesi yükseltmeyin. Vitesi büyüttüğünüzde hızı aynı oranda arttırmak yakıt tüketimini fazlalaştırır.
3- Klimayı sık kullanmayın. Klimayı sürekli açık kapatmak yakıt tüketimini arttırır.
4- Yokuş inerken vitesi boşa almayın. İnanılanın aksine bu, yakıt tüketimini ortadan kaldırmıyor. Vites boşa alındığında, motor rölantide çalışıyor ve ona göre yakıt tüketiyor.
5- Önünüzdeki aracı çok yakından takip etmeyin. Çünkü sürekli fren yapar ya da gaza basarsanız bu durum ilave benzin pompalanmasına neden olur. Ani fren ve ardından gaza basmak, yakıt tüketimini yüzde 5 yükseltir.
6- Şehirlerarası yolda 80-90 km hızla gidin. 90 km’nin üstündeki her kilometre, yakıt tüketiminde yüzde 1 artış demektir.
7- Aracın hızı 25 km’den düşük olmamalı. 25 km’nin altı da fazla yakıt tüketilmesine yol açar.
8- Motoru çalıştırdıktan sonra ısınmasını beklemeyin. Motor yolda ısınacaktır. Motor tam ısınmadan gaza yüklenmeyin. Böyle durumlarda aracınız yüzde 25 daha fazla yakıt harcar.
9- Soğuk motorla hareket ettiğinizde hemen ikinci vitese geçin.
10- Aracınız hareket halinde iken camları açmayınız. Pencerelerin açılması rüzgâr direncinin dolayısıyla, yakıt sarfiyatının artmasına neden olur.
11- Motorunuzun ayar ve bakımlarını uzman kişilere yaptırın.
12- Motorunuz hararet yapıyorsa önlemlerinizi alın yoksa yakıt tüketiminiz fazlalaşır.
13- Zamanında yapılmayan bakım onarımlar ve ayarsız buji, yakıt tüketimini yüzde 10 arttırır.
14- Akümülatör ve bağlantı kablolarının kontrol edin. Bozukluk motor verimini düşürür.
15- Rölanti devrinin katalog değerinde olmasına dikkat edin. Yüksek devir yakıt tüketimini yükseltir.
16- Sıkı ve tutukluk yapan gaz pedalını düzelttirin.
17- Fren balatalarının ayarlarını sık sık kontrol ettirin. Ayarsız ve sıkı ise tekerlek dönüşü zorlanır, yakıt tüketimi artar.
18- Debriyajınız kaydırma yapıyorsa, ayarlatın. Kaydırma, yakıt tüketimini arttırır.
19- Ön düzen ayarını her 10 bin kilometrede kontrol ettirin.
20- Lastik havalarını uygun basınçta kullanın. Düşük basınçlı lastik, sürtünmenin fazlalığından dolayı tüketimi yüzde 10 arttırır.
21- Deponuzu pompanın yavaş hızı ile doldurtun.
22- Deponuzu ağzına kadar doldurtmayın. Aksi halde benzin buharı, depo kapağı üzerinde baskı uygulayacaktır.
23- Depoyu daima dolu bulundurun. Çünkü az benzinde buharlaşma daha fazladır.
24- Dizel araçlarda, günlük iş bitiminden sonra depoyu kaliteli motorinle doldurun.
25- Yakıt alırken pompanın para kısmının sıfırlanmasına dikkat edin.
26- Aracınızın motoru hangi benzine göre uyarlanmışsa ona göre benzin kullanın.
27- Aracınız benzin deposu kapağının yakıt sızdırmamsına dikkat edin. (Taraf)
Haziran 17, 2009

40 yaş üstü kişilerin kabusu olan hastalık şok dalga yöntemiyle büyük ölçüde tedavi edilebiliyor.
Genellikle 40 yaşını geçmiş kişilerin kabusu olan topuk dikeni, anestezi ve cerrahi müdahaleye gerek kalmadan, ağrısız, ilaçsız tedavi edilebiliyor.
Ortalama 4 günde 20′şer dakikalık seanslarla vücut dışında oluşturulan şok dalga yöntemiyle topuk dikeni büyük ölçüde tedavi edilebiliyor.
Uzman Dr. Mehmet Portakal, şok dalga tedavisinin bu alanda en son kullanılan teknoloji olduğunu söyledi. Tedavi edilecek bölgeye mini şok dalgaları gönderildiğini bildiren Mehmet Portakal, cerrahi gerektirmeyen bu uygulamanın anestezisiz, ağrısız, ilaçsız özel bir tedavi yöntemi olduğunu dile getirdi. Uygulanan şok sayısı, frekans ve enerji seviyesine göre seans sürelerinin farklılık gösterebileceğini ifade eden Portakal, “Ortalama bir seans 20 dakika sürmektedir. Genellikle 3- 5 gün ara ile yapılan 3- 5 seans sonrasında yüksek oranda iyilik hali oluşup hastaların yaşam kalitesi artar” dedi.
Şok dalga tedavisinin kas, eklem ve tendon kökenli hastalıkların tedavisinde kullanıldığını aktaran Mehmet Portakal, şu bilgileri verdi: “Topuk dikeni, kilolu olanlarda, uzun süre ayakta çalışanlarda, bazı romatizmal hastalıklarda, kireçlenmelerde, gebelerde, yüksek topuklu ayakkabı giyenlerde, uzun süreli yürüyüş yapanlarda sık görülür. Topukta ayakta fazla kalındığında, yürümekle artan ağrı vardır.”
Şok dalga tedavisi yönteminin avantajlarını sıralayan Portakal, bu uygulamada hastanın ayaktan tedavi olduğunu ve hastanede kalmasının gerekmediğini kaydetti. Uygulanması kolay olan bu yöntemle hızla olumlu sonuç alındığını vurgulayan Dr. Mehmet Portakal, “Başarı oranı yüksek olan şok dalga, hasta için ulaşılabilir ekonomik bir tedavi yöntemidir” diye konuştu.
ŞOK DALGA YÖNTEMİNİN KULLANIM ALANLARI
Tenisçi ve golfçü dirseği: El bileğinin aşırı kullanımı sonucu dirsek dış ya da iç yanında ağrı ile karakterizedir. Ev hanımlarında, el bileğinin tekrarlayan zorlanmasını gerektiren işlerde çalışanlarda, tenis ve golf oynayanlarda sık görülür.
Omuz ağrısı (omuz kireçlenmeleri): Genellikle orta yaş civarında sık görülen, nedeni tam olarak bilinmeyen, omuz eklemi çevresindeki tendonlardan herhangi birine kalsiyum depozitlerinin birikmesi ile oluşan yangı nedeniyle omuz ağrısı ve hareket kısıtlılığı ile karakterize bir hastalık olan kalsifik tendinitlerde çok faydalıdır. Uzun süreli kaynamayan kırıklar ve kaynama gecikmeleri. Omuzun sıkışma sendromu. Kalçanın trochanterik bursit gibi ağrılı hastalıkları. Kaslardaki ağrılı tetik noktalar.
Tendon yapışma yeri zorlanmaları: Ayak aşil tendonu ve diz üzerinde çok çalışanlarda görülen patellar tendon rahatsızlıkları.Kaynak:Star Gazetesi
Haziran 16, 2009

Sakarya Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Çerezci, tasarruflu ampullerin cep telefonuna yakın radyasyon yaydığını söyledi.
Prof. Dr. Çerezci, “Tasarruflu ampulün yaydığı radyasyon, 20 santimetrelik alan içinde 10- 15 birim arasında değişmektedir. Cep telefonlarında ise bu oran 15- 20 birim olmak gerçekleşmektedir” dedi.
`Elektromanyetik Dalgaların Biyolojik Yapılarda Etkileşim ve Etkileri ile Güvenlik Önlemleri 2009 Çalıştayı’, Akdeniz Üniversitesi Oblia Salonu’nda gerçekleşti. İki oturumda gerçekleşen çalıştayın ilk bölümünde konuşan Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selim Şeker, eletromanyetik radyasyonun kişilerde göz yanmaları, baş ağrıları, asabiyet ve uzun vadede bağışıklık sisteminde zayıflatıcı etkilere neden olduğunu kaydetti.
Elektromanyetik kirliliğin duyulamaz ve görülemez olduğuna dikkati çeken Prof. Dr. Şeker, uzun süreli cep telefonu kullanımının kalıcı duyma bozuklukları, kan beyin bariyerinin zedelenmesi, kalp rahatsızlıkları, sperm sayısında azalma, lenfoma kanseri, genetik yapının bozulması gibi etkileri olduğunu söyledi.
`BAZ İSTASYONUNUN BULUNDUĞU BİNA ŞANSLI’
Yapılan araştırmalara göre cep telefonlarının yayılan elektromanyetik dalga boyuyla 5 yaşındaki bir çocuğun kafatası çapının aynı ölçüde olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Şeker, cep telefonlarının çocukların doğal gelişimini etkilediğini söyledi. Cep telefonlarının yaydığı elektromanyetik radyasyon oranının, görüşmelerin bağlanma aşamasında en yüksek düzeye çıktığını ifade eden Prof. Dr. Şeker şöyle konuştu:
“Cep telefonlarının yaydığı radyasyondan korunmak için baz istasyonlarının sayısının artırılması daha doğru bir yöntemdir. Kamuoyunda binalarda kurulan baz istasyonlarına karşı anlaşılabilir bir tepki var. Ama radyasyon yayılım şemasına göre baz istasyonun bulunduğu bina en şanslı bina. Çünkü baz istasyonundan yayalan dalgalar çevreye doğru genişliyor. Bu noktada da en az etkilenen iyi bir yatımıla istasyonun bulunduğu bina oluyor” diye konuştu.
`UYURKEN TELEVİZYONU AÇIK BIRAKMAYIN’
Uyurken televizyonu açık bırakmak gibi elektromanyetik radyasyona maruz kalınması durumunda uyku sırasındaki bakım hizmetlerinde gecikme olduğunu kaydeden Prof. Dr. Selim Şeker, “Gece uykusunda elektromanyetik radyasyona maruz kalan kişide rüya görmede azalma, kafa ve yüzde yanma hissi ortaya çıkıyor” dedi.
Prof. Dr. Şeker, masa üstü bilgisayarların radyasyon bakımından dizüstü bilgisayarlara göre daha az zararlı olduğunun altını çizdi.
`TASARRUFLU AMPUL RADYASYON YAYIYOR’
Sakarya Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Çerezci ise, tasarruflu ampullerin yaydıkları radyasyon nedeniyle tercih edilmemesi gerektiğini söyledi. “Cep telefonları kadar olmasa da, markası ne olursa olsun tasarruflu ampuller yerine akkorlu ampuller tercih edilmeli. En azından çocukların odasında akkorlu ampuller kullanılmalı” diye konuşan Prof. Dr. Çerezci, kamuoyundaki infialdan ötürü tartışmalar baz istasyonu odaklı yapılırken, evlerin içerisinde dikkatsiz kullanım sonucu oluşan elektromanyetik dalgaların geri planda kaldığını vurguladı.
`TAVANA BAKACAK ŞEKİLDE TAKILSIN’
Düşük tavanlı evlerde tasarruflu ampul kullanımının, daha riskli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Çerezci, “Tasarruflu ampulün yaydığı radyasyon, 20 santimetrelik alan içinde 10- 15 birim arasında değişmektedir. Cep telefonlarında ise bu oran 15- 20 birim olmak gerçekleşmektedir” dedi. Tasarruflu ampullerin avizelere tavana bakacak şekilde takılması halinde, ışığın tavandan yansımasına bağlı olarak elektromanyetik etkinin azalacağını kaydeden Prof. Dr. Çerezci, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın enerji verimliliği programı çerçevesinde tasarruflu ampul kullanımının özendirmesinin ise yanlış olduğunu savundu. Prof. Dr. Çerezci, “Belki kazanç sağlanacak ama, bu iyi bir yönlendirme değil. Gelecek nesillerin sağlıklı yetişmesi için ortam hazırlamayı düşünüyoruz. Elektromanyetik kirlilik bugün için insan sağlığını tehdit eden bir risk faktörü oluşturuyor. Dünya Sağlık Örgütü de bunun altını çiziyor” şeklinde konuştu. (Vatan)
Haziran 16, 2009
Trend belirleyici ”Trends Journal” dergisi, en hızlı yaygınlaşan ve büyüyen işkollarını belirleyip, geleceğin en popüler 10 mesleğini seçti.
Deneyim Tasarımcısı
Perakende sektöründe çalışan bu yetenekli kişiler özellikle mağazalara gelen müşterilerin etkilenmesi üzerine odaklanıyor. Bunun içine çekici duvar boyalarının kullanılması, pencerelerin doğru yerlere açılması giriyor. Mağazada belli bir atmosfer yaratılarak, satılmak istenen eşyanın müşteri gözünde çekici olması sağlanmaya çalışılıyor.
Tıbbi Araştırmalar
Tıp, senelerden beri en popüler meslekler listesinde ilk sıralarda… İnsan ömrü uzarken, Parkinson ve Alzheimer gibi hastalıklarla savaşmak için gerekli araştırmaları yapanlar ise, tıbbın en popüler isimleri.
Web Tasarımcısı
İnternet üzerinde kendine ait bir sitesi olmayan şirketler artık müşteriler tarafından yeterince ciddiye alınmıyor. O yüzden her şirketin, her organizasyonun kendine ait bir sitesi olması gerekiyor. Bu da web tasarımcılarının gittikçe daha büyük bir öneme sahip olmasını sağlıyor
İnternet Güvenliği
İnternet üzerinde kişisel bilgilerin çok rahat kullanılması yüzünden güvenlik programları, gelecekte bu işle uğraşanlara inanılmaz paralar kazandıracak.
Şehir Planlayıcısı
Nüfusun artması, şehirlerde hayatı zorlaştırıyor. Her türlü etkinliğin ve yerleşim bölgelerinin detaylı planlanmasını sağlamak zorlaşıyor. Bu yüzden dünya çapında birçok şehir yeniden planlanmaya ihtiyaç duyuyor.
Medya Promosyoncusu
Bu mesleği normal halkla ilişkilerle karıştırmamak lazım. Sadece dedikodu, kulaktan dolma bilgilerin yayılmasını sağlamaktan ibaret. Özellikle internet yeni çalışma alanları. Böylece bir ürün piyasaya çıkmadan bile genel tüketici tarafından tanınmış oluyor.
Yetenek Avcıları
Eğlence dünyasının ihtiyacı olan yeni yüzleri ortaya çıkarmak… Bu iş basit görünmesine rağmen birçok neslin eğlence kültürünün ve tüketim eğiliminin şekillenmesini de sağlıyor.
Satın Alma Ajanları
Özellikle büyük mağazaların nelere ihtiyacı olduğunu, hangi ürünlere raflarında yer vermesi gerektiğini, hangi ürünlerin yeterince müşteri bulamayacağını belirleyen kişiler…
Sanat Yönetmenleri
Işık, boya, kamera… Tüm bunları yönetebilen. Hem sanatçı bir kişilik hem de popüler kültüre eğilim gerektiriyor.
Haber Analistleri
İnternet muhabirler için yeni bir çalışma alanını da ortaya çıkardı. İnternet üzerinde yeni tartışma alanları, haber merkezleri kuruldu.
Kaynak : www.sabah.com
Haziran 16, 2009

Ergenlik çağına gelinceye kadar herkesin cildi yağ ve nem dengesi bakımından normaldir. Ama 13- 14 yaşlarında seksüel hormonlar faaliyete geçmeye başlayınca işler değişir. O pürüzsüz ve saydam çocuk cildi hemen herkeste biraz da olsa yağlanır. Ergenlik sivilceleriyle karşılaşmayan gençlerin sayısı oldukça azdır.
Bu geçiş döneminden sonra cilt tipleri farklılaşır. Kimi insanların payına da yağlı bir cilt düşer. Bu bir talihsizlik midir? Böyle denilemez. Şanslı olanlar sadece normal cilde sahip olanlardır. Kuru, karma ve yağlı ciltler de özenle dengede tutulabilirler.
Yağlı ciltlere, kurutucu ve tahriş edici bir bakım uygulanmadıkça, kolay kolay kırışmazlar ve daha güzel görünürler. Bu açıdan avantajlı bile sayılırlar. Aslında kadınlarda aşırı yağlı cilde pek sık rastlanmaz. Bu sorun daha çok erkeklere özgüdür.
Cildimizin tipi, buluğ çağında, hamilelik ve menopoz döneminde veya ara mevsimlerde değişebilir. Özellikle sonbaharda yağlanma artar. Bu dönemlerin dışında değişiklikle karşılaşılacak olursa, önce kullanılan ürünlerden, sonra hormonal sorunlardan kuşkulanmak gerekir.
Benim cildim neden yağlı?
Cildin yağlı olması, çoğunlukla kalıtımsaldır. Bazen temizliğin ihmal edilmesi, yanlış kozmetik-bakım ürünleri, aşırı stres, metabolizmanın bozulması, bazı kan dolaşımı rahatsızlıkları, hormonal sorunlar ve sağlıksız beslenme cildin fazla yağlanmasına neden olabilir. Uykusuzluk ve stres yağlanmayı geçici olarak artırır. Örneğin uykusuz bir gecenin ardından, saçlarımız sanki 1 hafta yıkanmamış gibi yağlanabilir.
Yağ dengesi
Cildimiz sebum adı verilen bir yağ tabakası ile kaplıdır. Normal miktarda sebum yararlı ve gereklidir. Çünkü cildin nemini arttırır, pürüzsüz bir görüntü sağlar ve kırışmayı geciktirir. Aşırı sebum ise, ölü cilt tabakası ile birleşerek, gözenekleri genişletir. Siyah nokta ve akne oluşumuna neden olur. Yağlı ciltteki yağ bezlerinin sayısı normal ciltten farklı değildir. Ancak yağ üretimi ve salgısı fazladır.Yağlı cilt, her çağımızda farklı sorunlara neden olur;
Gençler, sivilce ve siyah noktalarla uğraşırlar.
30-50 yaş arasında gözeneklerin genişlemesi ön plana çıkar. Zaman zaman sivilcelenme de devam edebilir.
50 yaşın üstündekilerin sorunu ise cildin kalınlaşması, matlaşması ve gözeneklerin daha da büyümesi ve sarkmasıdır.
Temizliği ihmal etmeyin
Günlük temizlik ve düzenli peeling yağlı ciltler için daha önemlidir. Çünkü hava ve çevre kirliliği, yağ ve makyaj artıkları zaten geniş olan gözeneklerin ağzını tıkar ve siyah noktaları oluşturur. Bu siyah noktalar temizlenmezse sivilcelere dönüşür. Cildiniz yağlıysa, günde iki kez temizleyin. Sabah ve akşamları önce temizleme jeli ve ardından tonik kullanın. Gün içinde cildiniz aşırı parlıyorsa, salisilik asitli toniklerle temizleyin. Akşam eve gelir gelmez, cilt temizliğinizi yapın. Yüzünüzdeki sebuma yapışan eksoz-sigara dumanı, toz ve diğer kirlerle yatıncaya kadar beklemeyin. Yağlı ciltler için en uygun temizleyiciler, jel kıvamında olanlardır. Jeller ciltten kolayca akarak arınır. Sabun kullanıldığında, siyah noktaların oluşma ihtimali artar.
A Vitamini ve AHA’lar
AHA’larla yapılan peelingler cildin yağ dengesini düzenler. Geceleri A vitamini, Tretinoin veya AHA içeren kremleri kullanabilirsiniz. Cildin yağlılık derecesine göre, bunları her gece veya gün aşırı uygulayabilirsiniz. Cildinizi hafifçe soyan bu kremleri sürdükten sonra ayrıca nemlendirici kullanmanıza gerek kalmaz.
Gözeneklere karşı en iyi yöntem Mikrodermabrazyon
Mikrodermabrazyon, hafif bir peeling yöntemidir. Belli bir basınç ile, son derece ince aluminyum hidroksit kristalleri püskürtülerek yapılır. Cilde çarpan kristaller, cilt yüzeyini hafifçe aşındırır ve alt deriyi uyarırlar. Hafif aşınma, ölü derinin soyulup taze bir deri oluşmasını sağlar. Uygulandıkça cilt canlanır, nem dengesi düzelir ve genişleyen gözenekler sıkışır.
Yağlı cildi nemsiz bırakmayın
Yağlı ciltlerin bakımında yapılan en büyük hata onları nemsiz bırakmaktır. Yağlı ciltlerin, su ve nem ihtiyacını karşılamak için en önemlisi kurutucu bakımlardan sakınmaktır. İkincisi, ölçülü bir şekilde nemlendirmektir. Bu amaçla hazırlanan değişik ürünleri kullanabilirsiniz;
Yağ oranı yüzde 10-15 i geçmeyen hafif nemlendiriciler. Bunların içeriğinde silikon bulunur.
Tamamen yağsız nemlendiricilerde nem çekici ve koruyucu maddeler olan ‘humektantlar’ bulunur.
Ciltteki yağ oranını dengeleyen (oil-control) ürünlerin içinde pudra, kil, mikro süngerler veya polimerler gibi maddeler bulunur. Cildi kurutmadan, üzerindeki fazla yağı emerler. Yüzünüzü yıkandıktan sonra hemen nemlendirici sürmeyin. 10-15 dakika kadar cildin kendine gelmesini bekleyin.
Evde maske yapabilirsiniz
Sirke toniği: 1 kaşık elma sirkesi ile 8 kaşık kaynak suyunu karıştırıp, yağlı ciltler için güzel bir tonik elde edebilirsiniz.
Doğal maden sodası: İçindeki zengin mineraller sayesinde tüm ciltler için yararlı ve besleyici bir toniktir. Bundan da yararlanabilirsiniz.
Yumurta akı maskesi: Yumurta akını iyice çırptıktan sonra içine bir çay kaşığı limon suyu koyun ve bekletmeden yüzünüze, boynunuza sürün.
Yoğurt maskesi: 1 çay kaşığı yağsız sade yoğurdu, arpa unu ile karıştırırsanız, yağlı cildi sakinleştirecek bir maske hazırlayabilirsiniz.
Kil maskesi: Satın aldığınız kili doğrudan doğruya sulandırarak hazırlayabilirsiniz. Kil ciltteki fazla yağı alan ancak kurutmayan harika bir maddedir.
Kaynak : Sabah
Haziran 16, 2009
Başbakanlık, Güneydoğu’daki ‘erken yaşta evlilikleri’ mercek altına aldı. Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde yapılan araştırmaya göre, ergenlik çağına gelmiş bir kız çocuğu için ‘Okumuyorsa namusuyla evlensin’ yaklaşımının hakim olduğu Güneydoğu’da kız çocukları ailelerini ekonomik yükten kurtarmak için erken yaşta evlenmeye zorlanıyor.
Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu’nun Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde yaptırdığı erken yaşta evlenenler araştırması, bölge gerçeğini gözler önüne serdi. Araştırmaya göre kız çocukları kalabalık ailelerini ekonomik yükten kurtarmak için erken yaşta evleniyor. Çocukların erken yaşta evlenmesinde başlık parası hala önemli bir etken. Ergenlik çağına gelmiş bir kız çocuğu için “Okumuyorsa namusuyla evlensin” yaklaşımı hakim. Kadınların yüzde 71′i 18 yaş ve altında evlendiğini belirtirken, yüzde 54′ü de ilk doğumunu bu yaşlarda yaptığını ifade etti. Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde 950’si erkek, bin 398′i kadın olmak üzere 2 bin 348 kişi üzerinde yapılan araştırmadan çıkan çarpıcı sonuçlar şöyle:
“- Erken evlenme ve erken çocuk sahibi olma büyük oranda toplumsal bir kabulden kaynaklanıyor. Başka deyişle toplumsal bir meşruiyetinin olduğu görülüyor. Bu meşruiyetin sonraki kuşakta kırılmaya başlandığı düşünülse de bu eğilimin gerçeğe yansıması konusunda şüpheler bulunuyor.
- Annenin hamilelik sürecinde sağlık kurumlarıyla ilişkileri çok sınırlı. Kişiler sağlık problemlerini sağlık kuruluşlarında gidermeye alışkın değiller. Bu hem anne hem de çocuk sağlığını tehdit ediyor. Bebek ölümlerine, kadın hastalıklarına yol açıyor.
- Erken evlilik, özellikle mikrokredi ve halk kredisi alan eğitimsiz yoksul bireyler arasında kararlılıkla sürüyor. Erken evlilik riskinin bilincinde olsalar da gerçekte bu tutumlarında pek bir değişiklik görülmüyor. Geleceğini göremeyen insanlar, en kısa yoldan hayatın içine atılmayı tercih ediyorlar.
- Erken yaşta evliliğin itici ve çekici nedenleri sorgulandığında kız ailesi, çok çocuğa sahip olduğu için evlenecek her bir kız çocuğunun aileyi ekonomik yükten kurtaracağı düşünülüyor.
- Başlık parası, kısmen de olsa erken yaşta evliliği etkilemeye devam ediyor. Ergenlik çağına gelmiş bir kız çocuğu için “okumuyorsa namusuyla evlensin” yaklaşımı hakim.
- Çevrede kendi yaşında kız çocuklarının evlenmesi de bu çocukları evliliğe özendiriyor.”
İdeal evlilik yaşı: 19-21
Rapora göre evli kadınların yüzde 71.3′ü 18 ve altı yaşlarda evlenirken, yüzde 54.3′ü de ilk doğumunu bu yaşlarda yaptığını belirtti. Evli kadınların yüzde 31.5′inin 4-5 çocuğu ve yüzde 38.6’sının ise 6-9 çocuğu bulunuyor. Buna karşın 570 evli kadından 283′ünün çocuğunun öldüğü belirlendi. En az bir çocuğu ölenlerin oranı yüzde 49.8, iki çocuğu ölenlerin oranı ise yüzde 33.2.
Katılımcıların yüzde 70′inin annesi ve yüzde 39.7’sinin babası okuma yazma bilmiyor. Ayrıca yüzde 64.4′ü çevrelerindeki evliliklerin erken yaşta olduğunu kaydetti. Erken yaşta evliliklerin gelenek ve görenekler nedeniyle olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 46.6. Bölgedeki kız çocuklarının yüzde 35.3′ü ideal evlilik yaşının 19-21, yüzde 39.2’si ise 22-24 yaş aralığı olduğunu ifade etti.
Kararı aileler veriyor
Katılımcıların yüzde 29.9′u, evlilik kararının ebeveynleri tarafından verildiğini belirtti. Yüzde 49.6’sı, bu kararı erkek ve kadının birlikte vermesi gerektiğini ifade etti. Yüzde 44.9′u erken evliliği engellemek için anne babalara yönelik eğitim projelerinin geliştirilmesi ve yüzde 31.6’sı ise erken evliliklerin taşıdığı riskler konusunda kampanyalar düzenlenmesi gerektiğini dile getirdi.
Ankete katılanların yüzde 22.2’si ideal çocuk sahibi olma yaşının 19-21, yüzde 32.3′ü ise 22-24 yaşlarında olması gerektiğini söyledi. Katılımcıların yüzde 51.5′i erken yaşta evlenmenin ve anne olmanın taşıdığı riskler arasında anne ölümünün olmadığını, yüzde 53.4′ü böyle bir durumun bebek ölümüne neden olmadığını, yüzde 61.9′u sakat doğumla karşılaşılmayacağını, yüzde 58′i annede ruhsal fizyolojik ve biyolojik etki yaratmadığını ifade etti. Rapor, bölgedeki kız çocuklarının yüzde 15.7’sinin akraba evliliğinin taşıdığı riskleri bilmediğini ve yüzde 8.6’sının bu konuda fikri olmadığını da ortaya çıkardı.
Kaynak : İHA
Haziran 16, 2009
Küçük bebeğinizi kendi sütünüz ile besleyerek, onun ve kendiniz için yapabileceğiniz en doğru şeylerden birini gerçekleştiriyorsunuz. Peki, emzirme sürecinin emek isteyen önemli bir süreç olduğunu ve sağlıklı beslenme ile süt miktarını arttırabileceğinizi biliyor musunuz?
Emzirmenin anne için yararları nelerdir?
Emzirme, doğumdan itibaren anneyi korur. Doğumdan sonra kanama riskinin azalmasında, annenin bebek ile psikolojik sevgi bağı kurmasında etkilidir. Emzirmenin anneyi; meme, yumurtalık ve rahim kanserlerinden ve halk arasında kemik erimesi olarak bilinen osteoporozdan koruyarak uzun dönemde de anneye yarar sağladığı düşünülmektedir.
Emziren anneler için beslenme önerileri
Doğumdan sonra, kilo vermek için acele etmemelisiniz. Düşük kalorili diyetler yapmanız ve beslenme düzeninize dikkat etmemeniz salgıladığınız süt miktarının azalmasına neden olabilir. Bu süre içinde normal beslenmenize devam etmeniz, sadece fazla şeker ve yağ içeren hamur işleri gibi ürünleri sınırlandırmanız yeterlidir. Emziren annelerin ayda iki kilodan fazla ağırlık kaybetmeleri uygun değildir. Emziren anneler, normal enerji ihtiyaçlarından 500 kalori daha fazla almalıdırlar. Bu enerji, süt üretimi için gerekmektedir. Günlük beslenmeye 1-2 su bardağı süt, 3-4 dilim ekmek eklenmesi ile bu enerji ihtiyacı karşılanmış olur.
Süt miktarını etkileyen en önemli etmenlerden biri, annenin sıvı tüketimidir. Annenin sıvı tüketimi yetersiz ise, salgıladığı süt miktarı da azalmaktadır. Emziren annelere önerilen günlük sıvı tüketimi; 12–15 su bardağı yani 2,5–3 litre kadardır. Bu miktarda sıvı su olarak da tüketilebileceği gibi, ayran, taze sıkılmış meyve suyu, ıhlamur, adaçayı, meyve çayları gibi bitki çayları da tüketilebilir.
Her gün, 1 porsiyon etli yemek ve 1 adet yumurta tüketmeye özen gösterilmelidir. Bu besinler, hem diyetin protein kalitesini arttırmış olur hem de diyeti demir mineralinden zenginleştirir.
Annenin diyeti çoklu doymamış yağ asitlerinden zenginse, anne sütü de bu yağ asitlerinden zengin olur. Çoklu doymamış yağ asitleri, beyin ve göz gelişimi, bağışıklık sistemi ve kalp sağlığı açısından önemlidir. Bu nedenle, emziren annenin haftada 2–3 kez balık tüketmesine ve yemekleri hazırlarken tek tip sıvı yağ yerine ayçiçeği, mısırözü ve soya yağını karıştırarak kullanmasına dikkat edilmelidir. Bu çeşit beslenme tarzı ile anne sütü bu yağ asitlerinden zenginleşir.
Demir yetersizliği anemisi, gebe ve emziklilerde sıkça görülen bir sağlık sorunudur. Bu sorunun önüne geçmek için; kırmızı et, diğer et türleri, kuru baklagil ve koyu yeşil yapraklı sebze tüketilmesine özen gösterilmelidir. Yapılan testlerde kan değerleri istenilenden düşük olan annelerin, kuru meyve ve pekmez tüketimlerini arttırmaları gerekir. Vücutta demirin daha yararlı kullanılabilmesi için her öğününüzde C vitamini kaynağı olan sebzeler ve meyveler yer almalıdır. Çünkü C vitamini, vücutta demirin emilimini arttırır.
İşlem görmüş et ve et ürünlerinden kaçınılmalıdır. Bu tür et ürünleri, insan vücuduna zararlı olan nitrit ve nitrat bileşikleri içerirler. Ayrıca, bu tür bileşikler evde uygulanan pişirme işlemiyle de oluşabilir. Bu nedenle, kızartma ve kavurmalardan uzak durulmalı, haşlama, ızgara, fırınlama yöntemleri tercih edilmelidir.
Bu dönemde sigara ve alkol kullanılmamalıdır. Alkolün bileşenlerinden olan etanol, süt verimini azaltırken, sigarada yer alan nikotinin de az miktarda süte geçtiği bilinmektedir.
Her zaman taze ürünlerin tüketilmesine dikkat edilmeli, küflü, zamanı geçmiş ürünlerden uzak durulmalıdır. Aflatoksin M1, karaciğer kanserine yol açan aflatoksin B1’in yıkım ürünüdür ve anne sütüne geçer. Küflenmiş tahıl ve hububat tüketimi, bu tehlikeli maddenin anne sütüne geçmesinin başlıca nedenidir. Fakat bu tür besinler ile beslenmiş inekten elde edilen süt ve süt ürünlerinin tüketimi de, aynı sonuca yol açar. Bu nedenle, sadece güvendiğiniz, uygun üretime ve kalite belgelerine sahip firmalardan besinlerinizi temin etmeniz önemlidir.
Sağlıklı günler dilerim…
Diyetisyen Gizem ŞEBER
Alman Hastanesi
0 212 293 21 50
diyetisyengizem@gmail.com
www.e-diyetisyen.com
Mayıs 29, 2009
GÜNDELİKÇİLERE FRANSIZ MODELİ GELİYOR
Temizlik, çocuk bakımı gibi ev işleri yapan gündelikçiler için Fransız modeli geliyor. Nakit yerine çekle ödeme sistemiyle çalışan güvenceye kavuşacak.
İşsizlikle mücadeleye start veren Hükümet, “ev işlerinde hizmeti teşvik” için harekete geçti. Çalışma Bakanlığı’nca hazırlanan istihdam paketinde yer alan sistem, temizlik işleri, çocuk, yaşlı ve özürlü bakımı gibi hizmetlerin teşvik edilmesini amaçlıyor. Fransız modeli olarak da tanımlanan sisteme göre devlet, bankalarla anlaşma yaparak evinde işçi çalıştıranlara “hizmet çeki” verecek. Çeklerin parası kişilerin banka hesaplarından karşılanacak. Evinde gündelikçi çalıştıran kişiler ise bu çekleri çalışan şahıslara verecek. Bu kişiler de çekleri ilgili bankadan bozduracak. Bu uygulama ile haftada en az 5 gün gündeliğe gitme şartını kapsayan gündelikçilerin sigortasını devlet karşılayacak. Tüm sigorta işlemlerini de ilgili banka yürütecek.
HİZMET ÇEKİ VERİLECEK
Taslak çalışmaya göre, haftanın en az beş günü temizliğe giden gündelikçinin aldığı çek üzerindeki çalışma saatleri de kayda girişmiş olacak. Vergi ve prim indirimiyle hizmet çeki kullanımı da özendirilecek. Bakanlık yetkilileri, 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasanın 5. maddesine göre ev hizmetlerinde çalışanların (ücretle ve sürekli çalışanlar hariç) sigortalı sayılmadığını anımsatarak, sistemin yararını şöyle anlatıyor; “Gündeliğe gelenlerin bir sosyal güvencesi yok. Oysa onlar da haftanın beş günü çalışıyor. Ancak süreklilik yok. Farklı evlere temizliğe gidiyor. Bu sistemin yaşama geçmesi durumunda, haftada 5 eve temizliğe giden bir gündelikçinin çalışma saatleri dikkate alınarak sürekliliği ispatlanmış olacak.”
PRİM ÖDEME, BİLDİRGE YOK
Türk-İş Sosyal Güvenlik Uzmanı Celal Tozan, ev hizmetlerinde çalışan kadınların sosyal güvenlik hakkından yoksun olduğunu anımsatırken, “Bu sistemle ev işlerine gelenlere çek verilecek. Böylece çalıştırdığınız kişi hem ücret hem sosyal güvenlik hakkı kazanmış olacak. Hizmet alanın prim ödeme, bildirge verme yükü olmayacak. Devlet burada sadece teşvik veriyor. Gündelikçi çeki kullanıyor, devlet de sosyal güvenlik hakkını bu çek üzerinden alıyor” diye konuştu. Tozan, gündelikçinin her gittiği evden çeki alabileceğini ve böyle bir uygulama ile temizlikçi kadının hem ücretli hem de sigortalı olacağını kaydetti. Ev hizmetlerinde süreksiz olarak gündelikçiler İş Yasası’na göre sigortalı sayılmıyor. Büyük şehirlerde çalışan çiftler genelde yardımcı bayan alsa da yasal prosedürler ve vergi yükü nedeniyle de sigortalı çalıştırmaktan kaçınıyor.
SABAH

